Anasayfa / Seyahat / Ozan Rençber'le Röportaj

Ozan Rençber'le Röportaj

Müzik ile nasıl, hangi şartlarda tanıştınız?
Müziğe ilgim ilkokul yıllarında başladı. Benim doğduğum, büyüdüğüm coğrafyada o kadar büyük müzik evleri, müzik eğitim merkezleri yoktu. Yani kulaktan, evimize gelen dostlardan, komşulardan nasiplenerek müziğe yaklaştım. Gençlik yıllarımda Aşık Daimi, Davut Sulari, Mahsuni Şerif, Aşık Ferhat, Tufani gibi birçok değerli sanatçı ile tanışma şansım oldu. Bunların aralarında özellikle Aşık Daimi ‘Oy Melemi’ eseri ile beni çok etkilemişti ve bu esere yıllar sonra albümlerimde yer verdim. İlk konserimi 1976 yılında Siverek’te bir açık hava tiyatrosunda verdim.

Türkiye’de müziğin gelişimini nasıl yorumluyorsunuz?
Müziğimizin can damarı Türkiye’dir. Bunu kimse inkar edemez. Fakat Türkiye’de günümüzde sunulan müzik maalesef pek kaliteli değildir. Bağlama çok güzel yerlere gelmiş. Müzik benim için yaşamı, hayatı, insanı, özgürlüğü, sevdayı ve mutlaka aşkı anlatmalıdır. Akşama kadar ‘Beline sarılam Eminem’, ‘Sen gitme ben ölürüm’ demelerle bu iş ileriye gitmez. Ne yazık ki günümüzde köşe, kıyı, sokak müzikleri üretilmeye başlandı ve sanat Türkü Barlar’a düştü. Bu benim gözümde korkunç tehlikeli bir gidişattır. Eğer bir müzik özünden koparılmamış, beni, benim hayatımı ve sanatımı dillendiriyorsa, can veriyorsa, ben kendimi sanatçı sayabilirim.

Türkiye’de sanatçılar gazete ve televizyon manşetlerinde popülizm yarışı içinde. Bunun sanatsal gelişim için yarattığı tehlikeler neler?
Beni bağışlayın, ben bunlara sanatçı diyemem. Gerçek bir sanatçı popülizm tehlikesinden uzak durmalıdır. Günlük magazinlerde yarışanlar sanata ticari kafayla bakıyorlar, bir yerde bir yığına, kitleye ulaşmak için çırpınıyorlar. Yani dile düşmek onlar için gelir kaynağıdır. Bu konuda bana bazı dostlarım belki darılabilir. Gerçeği söylemek benim meslektaşlık görevimdir, sanata karşı saygımdır. Gerçek her zaman sevilmez.

Sizce sanat ve siyaset yanyana yürüyebilir mi?
Kendimden örnek verirsem, yılların sanatçısı olarak, Avrupa’ya ilk geldiğim yıllardan bu yana Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu (ATİF) ve benzeri siyasi örgütlenmelerde yer alan biriyim. Bir Dersimli olup da müzik ile siyaseti birleştirmemek mümkün değildir. Nasıl ki hayatın her alanında sanat var ise hayatın her alanında siyaset de mümkündür. Ben yaptığım müzik ile onur duyuyorum. Seslendirdiğim eserlerimde ülkemde olup bitenleri anlatmak, duyarlılık sağlamak benim sanatsal ve siyasal görevimdir. Bakın, bir devrimci olmak, bir Alevi olmak ve bir Dersimli Kürt olmak benim her yönümü duygusal bir baskı altına almıştı. O yıllarda işkenceleri anlatmak, cezaevlerini anlatmak, faili meçhulleri anlatmak, askeri darbeleri anlatmak; örgütsel mücadele içinde sanatsal bir katkı sunmak benim için çok değerliydi.

Fakat maalesef 20’ye yakın eserimi tanınmış ünlü sanatçılar ve müzik grupları -isim vermek bize yakışmaz- benden izinsiz okudular ve hiç çekinmeden halen okumaktalar. Ben bu sanatçı arkadaşlarıma kırgınım. Bırakın farklı maddi manevi destekleri; bu sanatçılarımız benden bir telefon üzerinden izin alma zahmetinde bile bulunmadı.

İlgili kurum ve kuruluşların sanatın ticarileştirilmesini engelleme çabası var mı sizce?
Bu konuda özellikle bizim kurumlarımızı da eleştirmek istiyorum. Bu kurumlarımızın gerçekten sanat sevdası içinde geceler, konserler ve etkinlikler düzenlediklerine inanmıyorum. Ben yıllardır parasız hizmet sunan bir sanatçı oldum. Hiç haberim olmadan basılan birçok afişlerde ismim çıkmıştır, ki ben para talep etmeden kendi çabalarım ile oralara koşuyordum. Belki de sanatsal değerimiz bundan dolayı bastırılmıştır. Bir sanatçı ne kadar gelir getirir ise, o sanatçılar Unkapanları’nda, ülke topraklarından Avrupa’ya getirilip, kendi dernek kirasını ödeyemeyen bu kurumlar tarafından cebine büyük paralar koyularak el üstünde tutulur. Diğer sanatçılara maalesef dayanışma sömürüsü ile bakılır. Yani bizim mesele ‘dayanışma’ değil de ‘dayan düşme’ hikayesi olmuştur. Bu emeğe karşı saygısızlıktır, bu sanata karşı saygısızlıktır. Ben gurur ile, onur ile söylüyorum ki ben fabrika emekçisiyim. Ki bazı sanatçılarımıza verilen nakit paraları ben iki, üç ay fabrika emeğim ile kazanıyorum.

Yeni albüm çalışmalarınız var mı?
Yeni albüm hazırlıklarım bitmiş fakat maalesef yatırım yapacak gücüm olmadığından dolayı halkıma sunamıyorum. Arkamda -deyim yerinde ise- bir ‘dayım’ yok ki, bana destek olsun. Albümüme uzun süredir sponsor arıyorum. Yeni albümüm Zazacayı yaşatmaya, Düzgün Baba’yı yansıtmaya, ziyaretlerimize götürmeye, geleneklerimizi canlandırmaya, Mercan’da yaşanılanları anlatmaya, Munzur’un suyuna dokunmaya ve coğrafya insanımı tanıtmaya çalışıyor. Bir zamanlar bazı müzik şirketleri, bazı kurumlarımız bana ‘Zazacayı iki, üç milyon insan biliyor. Bu üç Milyon insanın ne kadarına ulaşabilirsin, ne kadarını çekebilirsin?’ diyerek kapıları kapattılar. Fakat ben böyle düşünmüyorum. Dilim benim yaşam kaynağımdır. Ben dilimin yok olmasını istemiyorum. Bu sizce belki fazla duygusal olabilir. Benim için bir gerçekliktir. Ayrıca arkamda halkıma bırakabileceğim değerli bir emanetim; oğlum Cankat vardır. Kendisi dilinden, özünden ve kültüründen kopmamış, büyüklerinin izini takip ederek, geçmiş ile günümüzü birleştirerek, gönlünde ülke topraklarını yaşatarak, gitarın bağlama ile kaynaştığı noktayı yakalayarak kendi çabaları ile ayrı bir albüm hazırlamıştır. Bu albüme nasıl tepkiler olacağını çok merak ediyorum.

Günümüzde albümlerde bir iki parça hit oluyor. Genelde eski besteler yeniden yorumlanıyor. Albüme eser seçerken kriterler neler olmalı?
Bakın bir albümde yeni eserlerin bulunması sanatsal bir şarttır. Kimi meslektaşlarımızda şu mantık gelişmiştir: ‘Albüme bir lokomotif eser koyarım, işte o alır götürür. Gerisini boşver.’ Bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Bunun altında şu çaba görülüyor; bir eser ile insanları bu albümü almaya zorlamak. Bir eserle dinleyiciler kandırılmamalıdır. Dostlarımız albümlerini dolu dolu yapsınlar, emek vererek, gönül vererek, hayat vererek albümler sunsunlar. O kadar güzel eserler vardır ki, sanatsal ağırlığın olduğu, şiirsel tekniğin olduğu, duygunun, sevginin varolduğu eserler. Buna karşın hit eserlere bakarsak, cümlesinin biri hardan vuruyor, biri dardan vuruyor, biri köyden vuruyor, biri kentten vuruyor; neyi söylemek istediği belli değil, neye varmak istediği belli değil. Hedefi olmayan bir esere, tencereye kapak aranır gibi müzik oluşturuluyor. Müzik kulağa hoş gelir de, fakat esere bakılınca derin bir boşluk hissedilir. Yok, bestenin anlamı yok, bir mesajı, bir çağrısı, bir dili yok. Bu çok üzücü bir olaydır. Bu gerçek sanatı yok etmeye çalışan bir olgudur, bir oluşumdur. Ben dinleyicilerimin, müzik sevenlerin boş seyler dinlemelerini istemiyorum. Popülist bir eser söyleyen bir insanı artık üst üste sahnelere çıkarır, o eseri boğulana kadar okuttururlar. İnsanlarımız kaliteli, içi dolu eserler dinlesinler.

Medyada artan ses yarışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet öyle bir furya var. İnsanlar gençlerimizin hayal dünyalarına girmişler ve bu insanlar çok büyük paralar kazanıyorlar. Bu çok kötü bir gidişattır. Ve özellikle Avrupa’da yaşayan gençlerimiz analarının, babalarının fabrikalarda alın teri ile kazanılan ekmek paralarını o yarışmalara harcıyorlar. Bu konuda ayrıca kurumlarımızı eleştirmek istiyorum. Kurumlarımızın müzik ile ilgili çok sağlıklı bir çalışma yürüttüklerine inanmıyorum. Derneklerimizde müzik dediğimizde aklımıza ömrü sayılmış saz kursları gelir. Bunun içinden bir iki genç biraraya geliyor, bir iki grup filizleniyor, bu da eğitimsiz bir alt temele kurban gidiyor. Bence bu gençlerimiz önce derin bir müzik eğitimi alsınlar. Almanya’da olağanüstü kaliteli ses eğitim merkezleri, nota merkezleri vardır. Hatta gündüz çalışanlar için gece okulları vardır. Düşünün özel yaşam şartlarına, özel hayat şekillerine bu kadar uyum içinde yaklaşan bir eğitim sistemi vardır. Gündüz çalışıyor, okullara, üniversitelere gidiyorsunuz, gece müzik eğitim merkezlerinde kendinizi geliştirebiliyorsunuz. Bizim böyle bir şansımız yoktu. Hatta Avrupa’da konser verdiğim ilk yıllarımda kendime ait bir bağlamam bile yoktu. Ve günümüzde iki tele vuran bir gencin elinde 1000, 2000 Euro değerinde bağlama var. Bu imkanları değerlendirmek gerekiyor. Bu geleceğimiz açısından önemli bir vurgudur. Yani günümüzün şartları geçmişin şartlarının çok çok üstündedir. Bundan dolayı emeklerini orada burada, sanat perdesi altında sunulan talk şovlarda, şovmenlerin meze masalarında, rant ve ticari tuzaklarında harcamasınlar. Emeğin karşılığı sanat ise, sanatın karşılığı da emek olmalıdır. Gençlerimiz önce derin bir müzik eğitimi alsınlar.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!